İçimizdeki Dublinliler

2015-08-09 00:17:25

İçimizdeki Dublinliler

Edebiyat yapmak genelde olumsuz anlamda kullanılan bir kalıp. Ülkemizin eğitim ve kültür durumunu sadece bu benzer kalıplar üzerinden eleştirmek bizde normaldir. Ne de olsa bu yargıyı doğuran kraldan çok kral’cı yaklaşımları göz önünde bulundurmaya gerek yoktur. Üstelik iki cümle okumak ve yarım yamalak bir şey karalamak bize fildişi kule’de ömür boyu yaşama hakkı kazandırır. Kendimizi kandırabildiğimiz ve karşılıklı olarak yalanlarımızı görmezden gelebildiğimiz sürece mutlu yaşamaya devam edebiliriz. Aksini yapmak, putları yıkmak, yeni bir çağın temelini atmak veya Olimpos’tan ateşi çalmak falan da değil. Gerçeği söylemek erdem falan olmasa gerek.

James Joyce ve Dublinliler

Edebiyatta dogmalara, kutsallara yer var mı? Eğer yoksa kendi elimizle nasıl bu kadar çok put yaratabiliyoruz? Hiç tanımdan sev diyordu ya Tanpınar, tanımaya çoğu zaman fırsat bulamıyoruz. Bütün zamanların ruhunu anlamak gibi bir misyonumuz yok ve okumak da kutsal bir misyon falan değil. Keyif almak veya birşeyler öğrenmek için bu kadar hamasi olmaya gerek var mı gerçekten?

J. Joyce dünya edebiyatında önemli bir isim. Bütün kaynaklarda anlatım tekniklerinde ortaya koyduğu yeniliklerden bahsediliyor. Burada bir soluklanalım: Kayahan Özgül “Postmodern anlatı teknikleri” dediğiniz her ne varsa, emin olun ki, onların hiç değilse yarısı bin yıldır var.” diyor mesela Postöykü’de yayınlanan söyleşisinde. Bunu Joyce’un değerini azaltmak veya arttırmak için söylemiyorum. Sadece akılda tutulması gereken bir nokta olduğunu düşünüyorum. Çünkü sadece Dublinliler’i okuyan birisi Joyce’un yeniliklerini ne kadar anlayabilir emin değilim.

Dublinliler bir öykü kitabı. Arka kapak yazısında ve Murat Belge’nin önsözünde isabetle belirtildiği üzere merkezinde Dublin’de akan bir hayat var. Yazar yaş ve statü katmanları arasında günlük hallerini anlatıyor insanların. Yüzeysel bir okumada bile ustalıkla yazıldığı aşikar öykülerin. Fakat olağan üstü bir çarpıcılığından bahsetmek de mümkün değil. İlginç olan kitabın yazıldığı zamanda yayın çevreleri tarafından ahlaka aykırı bulunması ve geç bir tarihte basılmış olması. Bugünden bakarak veya İngiltere ile İrlanda arasındaki politik ve kültürel süreci bilmeden bunu anlamak pek mümkün değil. Tam da bu noktada edebiyat bir yolculuğa dönüşebilir.

Her şeyin fotoğrafını çektiğimiz ve bunların nasıl muhafaza edilebileceğini bile bilmediğimiz bir zamanda yaşadığımız şey küresel bir körlük aslında. Hiçbir şeyi görmeden dijital aletlere kaydetmeye çalışıyoruz. Tadına bakmadan, kokusunu duymadan, dokusunu hissetmeden akıp geçen sadece eşya değil, hayat da aynı şekilde bizden bir taşımadan ve bizde bir iz bırakmadan geçip gidiyor. Joyce’un hikayeleri eğer sadece bir fotoğraf olarak değerlendirilecekse kurgu hatası olmayan, hızlı sonlarla biten, iyi tercüme edilmiş, ama pek de akıcı olmayan hikayeler olduğu söylenebilir. Daha fazlası değil. Bundan sonrası okuyucunun kendi tercihine göre şekillenecek bir süreç.

Murat Belge ismi bir çevirmen ve önsöz yazarı olarak dikkat çekiyor. Mr ve Mrs eklerini dışarda bırakacak olursak çeviri hakkında olumsuz söz söylemek pek mümkün değil, gayet güzel bir çeviri. Fakat nedir şu Mr ve Mrs hala? Elbette Murat Belge’nin seneler önce yaptığı bir çeviriye geri dönüp böyle basit bir değişiklik yapmasını beklemiyorum, ama İletişim’de bu konuya eğilebilecek kimse yok mu? Hala nasıl bir kültür ve dil politikası var?

Murat Belge’nin önsözü ise ayrı bir bahis. Önsöz’ün bende hayal kırıklığı oluşturdu. Joyce’un kullandığı teknikler veya daha sonraki eserlerinde daha keskin hatlarla görülecek gelişimlerin temelleri –tabi varsa bunlar- gibi teknik bilgi ihtiva eden usta elinden çıkmış ve kendisi de eser kadar dikkate değer bir önsöz bekliyordum. Bunun yerine öykülerin özetleri sayılabilecek bir iki paragraf ve ön plana çıkan fikir hakkında bir iki cümle.  Murat Belge’nin daha yetkin bir önsöz yazmasını beklerdim, şahsen.

Bizim Dublinliler

Belki bunları geride bırakarak kendi edebiyatımızda kendi hikayemizin önemi üzerine yeniden düşünebiliriz. Aykut Ertuğrul bugün anlatageldiğimiz öykümüz olup olmadığını soruyordu bir yazısında. Joyce’u kendi öykülerini anlatırken seyrettikten sonra kendi öyküsünü anlatan adamın yanlış bir şey yapmadığı sonucuna ulaşmak çok zor olmasa gerek. Devamında anlatılanın doğru olup olmadığını soruyordu Ertuğrul. Gerçeği tespit edip doğruyu tartışmak, işte bu tam olarak fotoğraf çekmenin daha ilerisine geçmeyi gerektiriyor.

 Ahmet Kırtekin 

* Yazıların Sorumluluğu yazara aittir.



Kapat